kendini aradigin her an,
Bilmedigin bir yerde bulmaktir hayat
Yasamak yasamaktir
Zor olan nefes almak
Sınırlarından malup ayrıldıgın bir aşk
Başka bir toprakta zafer oluyor
Kazanış ve kaybediş aynı tabakta
Geriye seçim yapmak kalıyor
Hayatın akışına bırakıyorum kendimi
Hazırlanmak için bir sonraki darbeye
Arada ödüllerde oluyor
Nefes alabilmem için okyanusun dibinde
Kalabılık içindeki yanlız ruhumu
Yine yeniden teslim ediyorum baska bir bedene
Ve geriye sayım baslıyor
Başlangıç için bitişe
Yüzümdeki gülümsemenin o an için bir sahibi oluyor
Bende acımı akıp gitsin diye suya anlatıyorum
Gece bana bulamadıklarımı hatırlatıyor
Sabah rüya sanıyorum
Ve güne baslıyorum
Asla bilmedigim bir saatte bir gün
Hayat bana yeni sürprizimi veriyor
Ve o an film şeridi gibi gözümün önünden geçen hayatım
Bana bazı yüzler için tek bir soru sordurtuyor
"Sen kimsin?Hayatımda ne işin var?"
Ne hakla gül bahçelerimi mahvettiniz
Ve o an bir akşam
Yüzüme gözlerimi kamaştıran bir ışık vuruyor
Bana "gel" diyor
Bu sefer gidiyorum
Çünkü bana
DİKENLERİ OLMAYAN GÜLLERDEN BİR BAHÇE VAAD EDİYOR
Kendimi o bahçelerde buluyorum...
TÜKENMEDEN KALİMELER ,SON KELİMEYİ SÖYLEYEBİLMEK...
14/11/2006 tarihinde yazıldı.Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bir mum yanıyor içimde mutluluğa doğru.Duvar oldum ihanete karşı aşılmıyor bu kadar yok.Koca kayalar bir ateş misali titrek,nefretin karşısında.Bu beden aşk yorgunu.Yanmayan alevlere küskünüm,yağmayan karlara da...
Kırmızıydı ,beyazdı bir gün olan...Tükenince görmek karanlığı,deli bir siyah sanıp yıkamak,geride kalan hiçlik için konuşmaya kalkmak ne kadar acı olsa da yürümeye devam etmek yine de acımasızca ağlamak.Çünkü yalnızlıktan korkmak ,yaşamak için savaşmak,bilinmezliklere göğüs germek,hayat kırıntılarıyla hayata tutunmak...Ağaçlara kadar asi olabilmek...Tükenmeden kelimeler son kelimeyi söyleyebilmek...
İŞTE BU....
Beni burada bulumayacaksın
Sanma ki 24 şubatı hatırlayacağım
O günü ve seni unutacağım,neden mi?
Beni göremediğin için,
Bense seni tanıyamadığım için
O gün bir facia idi hayatımda
Öyle kalacak
Şu deprem vardı ya onun tarihi olacak
O gün…….. ve ben her yıl o günü
Deprem faciası olarak hatırlayacağım
Aslında ben seni unutmak için sevmemiştim,
Öyle olacak görünen
Neyse sana yolculuğunda
Mutluluklar
“seni düşünen bir yürek var”
deme bana, düşünmediğin ortada
Seni tanımadan önce ağlıyordum
Ağlıyordum ya
Tanıdığım günde
Hala ağlıyorum
Bu sefer sen ağlatıyorsun
Beklememiştim ya senden bunu
Sende öyle çıktın
Hain çıktın
Şimdi anlıyorum,ben seni değil
İçimdeki özlemi
Aşk özlemini sevmişim
Layık değilmişsin sevgime
Kapatmak istiyorum ya seni
Bırakmıyor içimden bir şeyler
Olsun yinede bitireceğim seni
O özlemi de terk edeceğim seninle
HOŞÇA KAL CANIMSIN BENİM
Ben Bir Meleğe Aşık Oldum Kader ızdırap ağını ömrüme örer gibi,mutluluk senin neyine, aşk senin neyine gerek be Yavuz Emre derdim kendi kendime.Şu dünyada ne sevenim nede sevilenim var, yalnız geceler bana oldu yar, gözlerim uykusuz, dudaklarım susuz, ellerim boş, gönlüm ezelden sarhoş. Dertlerim kör bir kuyu, dost bildiklerimin kötü huyu, herkesin gönlü karalı, benim kalbim yaralı. Haykırıyorum, uzatıyorum ellerimi, duyan yok sesimi, boğuluyorum kaldım nefessiz, gömülüyorum, ölüyorum kefensiz. Sevgi satılık, saygı satılık, aşk satılık, can satılık, kuyuda üstüme kum attılar, her yer oldu bataklık.Ve öldüm.Gelen yok mezarımın başına, çekilen bu dertler, acılar, kederler boşuna. Ama bazılarının da gidiyor hoşuna. Ama bir gün geldi, önce serin güzel bir yağmur yağdı. İçim ferahladı, ardından güneş çıktı, toprağım canlandı, bir filiz verdi toprağım, bu filiz zamanla büyüdü ve tüm toprağımı, tüm bedenimi sardı,eşsiz bir kokusu ve güzelliği vardı.Toprakta çürümeye terkedilmiş kalbimi sardı bu koku ve güzellik. Derken gözlerim açıldı. Kalbim çalışmaya başladı, bedenim yeniden canlandı. Ve artık tüm kokuyu, tüm güzelliği bedenimin her noktasında hissetmeye başladım. Ardından bir ses duydum, beni çağırıyordu, sese doğru yöneldim ve bana sesleneni gördüm. Nuruyla gözlerim kamaştı, gözleriyle kalbim hızla çarpmaya başladı, sesiyle içim ısındı. Bu tek bir şey olabilirdi. Yüce Allah’ım bu bir melekti. Birden gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Bunu gören melek yanıma gelip ağlama, artık acılar yok, artık yalanlar yok. Bu fani dünyada ben varım artık yanında dedi. İşte o an ben bir meleğe aşık oldum. Beni dirilten, beni baştan yaratan, bana güç veren, bana değer veren meleğe. Yani sana Aşık oldum.
Kimi zaman yalnızlıklar, kimi zaman pişmanlıklar, bazen sarhoş bazen ayık , ne yaptığını bilerek yada bilmeyerek geçer yaşam diye insanoğluna bahşedilen süreç.
Çoğumuz geri dönüp bakmayı akıl edebildiğimizde yapacak bir şeyin kalmadığını ve ne çok eksik yaşanmamışlıklar bıraktığımızı görürüz. Kaç kişi hayatını kendisine itiraf edebilir ki ... Aslında buna çok kişi demek gelse de içimden maalesef çok az kişi. Hem sonra düşünürüz itiraf etsek ne olacak diye. Elbette hiçbir şey. Sadece kendimizce bir boşalım ...
Özlemler le geçer bir koca ve bir o kadar da kısacık ömrümüz... Sevdiklerimizi özleriz, bulduğumuz anlarda ise yokluğunda kendimizce yaptıklarımızı ona duyduğumuz özlemleri dile getirip keşkelerimiz başlar .. Keşkeleri imha edemeyiz hayatımızdan ve kalan zamanlarımızı keşkesiz geçirmeliyiz derken sevdiğimizi olan özleminde bir gün bittiğini yada ona duyulan özlemi hak edip etmediğini düşünmeye başlarız..İnsanoğlunun doğasında olan ben yok olanı özleme varolandan bıkma dürtüsü devreye giriverir , bazen de yoğun kalabalıklar içinde yalnızlıklar yaşarız kendimizce...
Çekip uzaklara gitmeyi yalnızlık denen o sessiz duyguya kendi çığlıklarımızı katmak isteriz , hatta fırsatını bulunca da kaçıp gidiveririz...Arkamızda ne bıraktığımızı bile düşünmeden...Peki ya gittiğimiz yalnızlık bizi mutlu eder mi? Başlarda evet belki edecek... ne mutlu olacağız ilk birkaç gün tek başımızayız ve hayata özgür bir başkaldıyı gerçekleştirdik....Sonraki günlerde yalnızlığımız bizi boğmaya başlar yalnızlıklardan sıkılırız ve atarız kendimizi tanımadığımız yaşamların ortasına .. Yalnızlığa bir çözüm bulmuşçasına ....
Bir de ardımızda bıraktığımız özlemleri silip atabilsek düşlerimizden yalnızlığımızı yaşayacağız belki..işte özlemler bir türlü bitmek tükenmek bilmez... çocukluğumuzu özleriz sapan yapmayı, kırlarda salıncaklar kurmayı bezden bebeklerle evcilik oynamayı düşleriz hatta deneriz bile.İlk aşkımızı özler benzer bir aşka yelken açmayı deneriz..( ama eski yelkenleri bulma şansımız pek olmaz) sonra ilk gençliğe doğru gider düşsel yolculuk asi duruşlarımızdır özlediklerimiz , topluma başkaldırı sıradışılık özlemleri, ben içinde farklı ben olmalardır özlediklerimiz, bunu da deneriz realist yaşamlarımıza düşsel tatlar katma cabasıyla!!Başarı grafiğimiz o zamanki kadar yüksek olmasa da denemiş olmanın hazzıyla avunurunuz..Derken adam olmak dedikleri olgunluk yaşlarımızda buluruz kendimizi.... annemizi özlemeye başlarız babamızın nasihatlerine ihtiyaç duyarız bir zamanlar bize
"offf" dedirten sözcükler şimdi özlemlerimiz arasına en süslü haliyle oturuverir...Koşup gitmek sarılıvermek isteriz dizlerine uzanıp o ilk sevgilerimizin saçlarımızı okşamasına özlem duyarız .yola çıksak bile yolun sonunda onları ya buluruz yada bulamayız bitmez tükenmez bir özlem daha katarız düş hanemize...
Özlemlerden arınmak istercesine yeni hayatlar kurma çabasına gireriz orta yaşlarda. Kurduğumuz hayatlar bizi ne kadar götürür bilemeyiz ancak yinede birilerinin sorumluluğunu üstlenmekle aslında yaptığımız sadece kendi egomuzu tatmin etmekten başka bir şey değildir.Bu şunu yapamadım yarın bunu da yapmalıyım derken fark ederiz beynimizin ne kadar da bitkin düştüğünü...Bu bitkinlik sürecinde asıl ben olan benliğimiz için hiçbirşey yapmadığımızı yaptığımız sadece övgüler adına , kabullenilmeler adına birilerini mutlu ederek mutluluk oyunları oynadığımız fark edermiyiz acaba?Belki mutlu belki sadece umut zerrecikleri arasında , belki yorgun , belki mahmurluklar içersinde tüketivermişizdir onca saatlerden oluşan yaşam sürecimizi... Kazanımlarımızı mutluluğa , kayıplarımızı özleme dönüştürcek zamanımız olsa da olmasa da atmosferdeki yerimizi bir şekilde korumaya devam edeceğiz...
Yarım kalanlarımızı kendimizce tamamlayabilmek çabamız hiç bitmeyecek... Özlemlerimizin de sonu olmayacak...Bu yolculuğun geri dönüşüde olmayacak..
Yapabileceğimiz tek olasımız başarabilirsek biraz da kendimiz için nefes almak olsun!!!
Özlemleri en az, umutları dopdolu, dünleri yargısız , yarınları sorgusuz , ve eksiksiz yaşam süreçlerine...
Sevgilerimle
Çok zaman önceydi.O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.
İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.
Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.
Bir parçasına dün dedi, diğer parcasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düsünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandı;
ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.
Farkında olmadan rezil etti bu gününü.
Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu.
Bir türlü beceremedi.Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı.
Bu günü eline yüzüne bulaştırdı... Mutsuz oldu insan.
Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı;
ama bugünü hiç yaşayamadı.Ne yarın ne de dün!*
Can DündaR
“Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana.. Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık.... Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü... Her aşkta kendimizi ararız, o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.
Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size... Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda, binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde, her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça...
Aşklarınız hülasanızdır. Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz... Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.
Yoksa halâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır... Aşk, narsizmdir. Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.
Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz. Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya dayanazmazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü. Uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendisini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya... Yeryüzünün en güzel insanının
öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O’nu her bahar açan gözel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş, Narcissus, nergis olmuş.
Kıssadan hisse, benden size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize... Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi “Bahar getirdim sana” deyin.
Baharın elinizde olduğunu unutmadan.. Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin... Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...
Can DÜNDAR
Yürüyorduk…
Yan yana olmak yakın olmak anlamına gelmiyordu şüphesiz....
Uzaktık…
Uzaklardaydık…
Yalnızdık ikimizde…
En uzaklardayken en yakın olabilmeyi başarabildiğimiz günler de uzaktı şimdi…
Sanırım biraz da yabancıydık ...
Konuşmayı beceremiyorduk…
Bir suskunluk büyüyordu aramızda git gide..
Ve her adımda büyüyen o boşluk…
Söylenmiş yada söylenecek her sözü anlamsız kılıyordu üstelik…
Sahildeydik..
Deniz durgundu ve griydi sanki…
Veya gri görmeye ben mi meyilliydim biraz?
Basit, sıradan, günlük ve ruhumuza dokunmayan kısa cümleler kuruyorduk ara sıra..
Ve belki de deniz kadar griydiler…
Günler süren yağmurdan sonra, bulutların ardından şöyle bir görünen güneş kadar iğretiydi gülüşlerimiz yüzümüzde…
Hiç istemediğim halde birkaç sitem cümlesi dökülüverdi yine de içimden, tutamadım…
Öyle sanıyorum..
Emin değilim..
Beynime üşüşen kelimelerin bir cümle oluşturup oluşturmadığından da…Hangilerinin ses bulup, hangilerinin beynimin kıvrımlarında gizlenebilmeyi başarabildiğinden de...
Yoğun iş temposunu anlatıyordu O bana…
Mazeret cümleleri değildi bunlar..
Her zamanki gibi benden daha kontrollüydü ve ses bulmasını istedikleri sadece onlardı..
Ve “konuş, bana bırakma “diyordu..
“Bırakırsan hep işimi anlatırım sana”…
Güneş aldatıcıydı ve rüzgar vardı biraz..
Bir banka oturduk sonra..
Ben, aramızdaki boşluk, uzaklar ve O…
Bir yıkımdan sanık sevgiye verilen mahkumiyetin kayıtlarını anlatıyordu O ve saplarını alüminyum folyoyla sardığı kırmızı karanfiller satıyordu bir kadın..
Uzatılan karanfile yeterince “hayır” olmalı ki cevabım , tek söz etmeden uzaklaştı kadın..
Martılar çığlık çığlığa denizle cilveleşmeye devam ediyordu ve gemiler geçip gidiyordu uzaklardan..
Uzaktılar..
Uzaktaydılar..
Başka bir mevsimde, uzaklarda bir yerde…
Vadideki kayısı ağacında kalan tek kayısı düştü toprağa..
Gören olmadı..
Bir yangın başladı uzak, çok uzak bir gezegende…
Hızla sarıp sarmaladı alevler dağı, taşı, var olan her şeyi…
Çok sürmedi..
Yandı, bitti, kül oldu…
Külleri savruldu dört bir yana…
Bir deniz feneri yıkıldı başka bir sahilde..
Ve dindi fırtına..
Yakında, çok yakınlarda bir inci gerdanlık kopup dağılıverdi..
Dönüp bakmadım..
Eğilip toplamadım…
Yere düşen tanelerin, boşlukta yankılanan sesini dinledim…
Belki de benimdiler, bilemedim…
Bir martı havalandı kayaların üzerinden, kanat çırptı yorulana dek gökyüzünde..
Uzaktı şimdi, çok uzak…
Kalabalıktı sahil…
Sevdalar uçuyordu yanı başımızdan…
Kalkmayı kim teklif etti…
Ben mi..
O mu..
Uzaklar mı..
Boşluk mu fark edemedim…
Yada önemli miydi kimin teklif ettiği, bilemedim…
Sonuçta kalkmıştık ve yürüyorduk..
Uzaklar o kadar uzak ve boşluklar öylesine derindi ki; yan yana kalsak o tuzaklarda kaybolabilirdik…
Kendi ıssızlığımdan bir “hoşça kal” bırakıp uzaklara, caddenin kalabalığında kaybettim yalnızlığımı..
O’ysa..
Uzaktı şimdi..
Çok uzak…
Sadece bir düştü…
Düştü…
Pencereyi açtım…
Bir sigara yaktım..
Yağan yağmuru izledim sonra..
Üşüdüm biraz..
Seni bir an anlayabilmeyi inan çok isterdim. Neler yaşadığını, neler düşündüğünü, nasıl zaman geçirdiğini bilmek, seni anlayabilmemi kolaylaştıracak olması olağandır. Ama senden bihaber yaşıyor olmam seni anlamamı güçleştiriyor. Şu an senin hislerini anlayabilmem o kadar zor ki benim için. Duygularının yoğunluğunu ve bu duygularının neleri kapsadığını merak edip düşündüğümde karşıma her zaman bir başkası çıkıveriyor. O kişi gerçek sen olmuyorsun. Çünkü önce, o güzel zamanların başlangıcında tanıdığım seninle başlıyor düşüncelerim ve senin olmadığın bir başkası ile devam ediyor bu düşünce yolculuğum. İşte o an karşıma çıkan bedeni sen, ruhu bir başkası olan bu kişiyi tanımıyorum. Aslında tanımak için çabada harcamıyorum. Çünkü bu kişiyi tanımak bana acı veriyor. Önceleri yanyana, elelele, gözgöze yaşadığımız, sonraları sadece hayallarde yaşatabildiğim senin üzerine, karşıma çıkan bu zatı çizebilmek benim için namümkün bir durum.
Bunun nedeni önceleri onun için yaşadığımı düşündüğüm, hayatımı hep üzerine kurduğum, hayalimdeki, düşüncemdeki, gözlerimdeki, nefesimdeki tek kadın sana yapılacak bir haksızlık olarak düşündüğümden olsa gerek. Ne olursa olsun sana hiç kıyamadım ve hala kıyamıyorum zaten. Herşeyi göğüslemeye çalışmama rağmen seninde yıprandığın oldu tabi. Fakat bazı olumsuzlukları daha çabuk üzerinden atabildiğini gösterdin. Ben cümleleri bile tek tek irdelerken, sen o andaki durum çerçevesinde olması gerektiğini düşündüğün hayatı yaşamaya devam edebildin. Belkide doğru olanda budur. Sen belkide her zaman zaafım olarak kalacaksın.
Yaşadıklarımızı düşünüyorum önce. Hayatlarımızda varoluşumuzu, seni ve beni... kaçamak bakışlarımızı, ürkek dokunuşlarımızı, buluşmalarımızı, haylazlıklarımızı, birbirimizde kayboluşlarımızı, mutluluk sarhoşu hallerimizi düşünüyorum. Sonra sorularımızı, keşkelerimizi, her an yüreğimizde gizlemeye çalıştığımız hüznümüzü, cesaretimizi, cesaretsizliğimizi, şimdi ne olacakları ve pes edişleri.. sonra tamamen yakoluşları. Yokuluşların ardından bir yıldız gibi yanıp sönmeler sonra. Sende her zaman bir ışık bekledin belki. Benim kararan dünyamda seni aramam gibi. Bu yüzdendir ki bazen hep bencil olduğunu düşündüm. Kendi çizdiğin yolda herhangi bir kayma olmasın diye, diğerinin sana ulaşmak isteyeceği yolu önemsememek gibi. Senin yokoluşunun sadece onun sorunu olduğunu düşünerek, sadece onun halletmesini beklemek gibi. Sadece yanıp sönmelerine bile razı olduğunu düşünememek gibi. Onu yok saymak gibi. O zamanlarda, hatta bu zamanlara bile bunları anlayabilmem mümkün olamadı. Herşeye rağmen yokoluşumuzun tescili imzanı atacağın, bizi hasret hapishanesinde mahkum edeceğin zamanlarda bile söyleyeceğin o hayat ışığı, o malum tek söz “Seni Seviyorum” hayatımızın en önemli hediyesi olabilirdi. Ama öyle olmadı tabi. Hayat herşeyi yok sayarak geçti... ve hala hayatımız birbirimiz için varolup olmadığımızı, eğer varsakta ne kadar varolduğumuz sorusunu cevaplamaya çalışarak geçiyor. Belkide artık o zamanki bizden sadece kırıntılar kaldı ve biz onlarla yetinmeye çalışıyoruzdur....
Yaşadıklarımızdan sonra çektiğimiz onca acıyı düşününce, en azından kendi adıma, sadece kendimin kendime dost olduğu o zamanlarda bile tekrar yeniden hayata yol verebilmeyi başarmak, yaşananlardan doğru sonuçlar çıkarabilmekte belkide bir başarı. Fakat bunun yanında kapanması uzun yıllar alacak, alınan yaraların hala izlerini taşıyor insan. Artık çorak topraklara ekin ekmek, tohum serpmek yok. Şimdi daha uzun sürüyor sevgi sarmaşığının tekrar yeşermesi.. Ve bir daha yüreğimde yer etmesi, yeşermesi mümkün olmayan, nesli tükenmiş temsili bir daha ekilmesi mümkün olmayan tohumlar var artık bende. Bu da bunları öğrenmeye vesile oldu belki...
Sen; yalnızken pencereden yağan yağmuru seyrederken hayallare kapıldığın zamanlarda ara beni, yüreğini titreten türküleri dinleğinde ara, ölesiye aşkın özlemini çektiğinde, her an göğüs kafesini zorlayan aşk acısını hissedip, acıdan bir an nefesin kesildiğinde ara, gözlerin sürekli yollara dalıp gittiğinde, demet demet güller aklına geldiğinde, kendini papatya gibi hissettiğinde, yalnızlığının şerefine kadehini kaldırıp içkini yudumlarken, karşında kaybolup gitmeyi arzuladığın gözler aradığında ara, çılgınlığı özlediğinde, uçsuz bucaksız mavi deryayı bütün dertlerden uzak seyretmeyi arzuladığında, yağmurda ıslanmak, karda beyazlara bürünmek istediğinde ara, o ceylan gözlerinden süzülmek için gözyaşın zorladığı zamanlarda ara, kendini yalnız hissetiğinde, yüreğinde yarım kalmış sevdamızın yelleri estiğinde, kendinle başbaşa kaldığında ve değiştirmeye çalıştığın gerçek seni özlediğinde ara beni..
Şimdi; o özlediğim halinle uzak diyarlarda bile olduğunu bilsem, yinede bir seferi gibi yollara düşer arar bulurdum seni, fakat benden aldığın seni, sende aramak o kadar zor ki!! Belki ilk defa yenilgiyi bu kadar çok düşünüyorum... Belkide beyhude bir arayış bu.. ve sanıyorum ki eski gücüm yok artık...
Bir gün aradığım seni benden önce bulursan eğer, O’na O’nu Çok Özlediğimi söyle olur mu??
Vuslat kırık bir akrep, hasret bir yelkovan artık.. Dönen sadece yelkovan ve gösterdiği sadece hasret zamanı .. Bu saatte, sadece hasret için vuruyor gong her saat başı.. sonra zaman hasreti hasret geçiyor.. ve her geçen zamanda vuslat daha da zamanın gerisinde kalıyor.. Vuslat yitiyor ve hasret birikiyor.. Bilmediğimiz bir yerlerde, anlayamadığımız bir zamanda sürüyor bu fani yolculuk böyle.. Hızla sona doğru koşuyor zaman, kavuşmak istediği sonsuzluğa doğru... ve her kavuştuğunu zannettiği an da döküyor başka başka hayatları toprağa... Her sonda, saklı yeni bir başlangıç.. ve her başlangıçta yeniden bir çiçek açıyor, bir fidan yeşeriyor sonsuzluğun herhangi bir yerinde varolmuş bu evrende..
Ben seni yine anımsadım bu gündoğumda ve arada bir yoklayacaktır yine yokluğun bugünde.. Günbatımında tekrar karınlığa yenik düşeceğiz ve yeniden bekleyeceğiz ışığı.. Yeniden üzerimize başka bir benlik geçirerek başlayacağız güne.. Benim sende ve senin bende varolmadığı bir benlikte.. Şimdi biz birbirimize mi yabancıyız, yoksa kendimize mi?
Bir ihtimal bir yerlerde karşılaşırız belki... Senin sen, benim ise ben olduğum bir vakitte.. tıpkı mazideki buluşmalarımızda ki gibi.. Ama sanıyorum belkiler de tükeniyor.. Aynen bizler gibi... ve ben yinede belkileri çıkaramıyorum hayatımdan... Tıpkı sen gibi...
Sen yüreğimin her yangınında ilk kurtalıcaklardansın.. ama bu yangın galiba hiç sönmeyecek...
Hasretle...
Çok sorulan bu sorunun cevabını tam olarak kim verebiliyordur ki? Aslında ‘nerden’ diye soran kişi de acaba ne tür bir karşılık duymak istiyordur bilinmez.
Son zamanlarda internet üzerinde sohbet odalarına, oyun odalarına sık takılmaya başladım. Oyun için veya sohbet için, önce kendine bir oda açmakla işe başlıyorsunuz. Daha sonra açtığınız odaya sohbet edecek veya oynayacak birilerinin gelmesine kalıyor iş.
İlk günlerde bayağı acemi idim. Biraz paniklemiştim. Odaya gelen ilk etapta NERDEN diye soruyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Yalan söylesem fark edilir mi korkusu, doğru söylesem acaba tanıdık çıkar mı korkusu yaşadım. Sanki yaptığım iş büyük bir suçmuş gibi. Derken bu işe de alıştım. Onlar sormadan ben soruyordum duruma göre de cevap veriyordum.
İlerleyen günlerde bu soru beni boğmaya, sıkmaya başladı. Nerden olmanın ne önemi vardı ki? Önemli olan yaşam içinde bir kayboluşluğun, tükenmişliğin getirisi ile karşı karşıya gelinmişlik değil miydi? Öyle bir kayboluşluk ki bu ne okuryazar olmaya, ne cahilliğe, ne mevki sahibi olmaya bakıyor. Her şey net başında kendine sohbet edecek bir arkadaş bulmaya, önce seviyeli yapılan birkaç konuşmaya, daha sonra asılmalara kabul görürse kameralı görüşmelere hatta sanal alemde birlikteliklere kadar varıyor. Bu kayboluşluk değil de nedir?
Maalesef nerden olmanın hiçbir önemi yok ki. Dünyanın herhangi bir yerinden olabilirim. Yeter ki kaybolmamış olayım. Kim olduğumu, ne olduğumu, ne yapacağımı, neler yapabileceğimi unutmamış olayım.
Devrimiz teknoloji devri. Zekâ seviyemiz ve öğrenme kabiliyetimiz asrın en üst seviyelerinde ama neye yarar ki bu teknoloji içinde kaybolmuşken. İyisini ve kötüsünü ayırt edemez iken.
MEMLEKET NERE demenin ne önemi var ki?